Nafize Sener: “Integreren door werk en zaken”

Nafize ontwierp het New Channels For More Business programma wat bestaat uit ontmoeting tussen topdirecteuren van vijf Turkse banken uit Nederland en vijf Nederlandse intermediairs in de financiële sector. Het project bestaat uit drie onderdelen. Het eerste deel betreft integratie van business to business en in het tweede en derde deel komt daar integratie door werk via personeelaanname bij.

Nafize SenerSiz Hollandalı-laştıramadıklarımızdan mısınız?

Ben je een Nederlandse Turk of een Turkse Nederlander diye bana ilk defa bir kaç yıl önce sorulduğunda çok şaşırmıştım.  Hem ilk defa soruluyordu, hem de hiç bu konu hakkında daha önce düşünmemiştim. Bu yüzden cevaplamakta zorlanmıştım. Cevabı ne olabilirdi acaba? Ve önemi neydi?

Ayrıca “arasındaki fark nedir ki?”  diye de düşündüm. Bunu bana soran Hollandalı, bir bankada üst düzeyde görev alan birisiydi. Ona göre farkı var mıydı acaba?

Bir gün radyo dinlerken, Marokkaanse Nederlander veya Nederlandse Marokkaan hakkında konuşmalara şahit oldum. Hatta en son bu hafta Amsterdam’daki Ahmed Marcouch ve Ahmed Badoud arasındaki seçim yarışı esnasındaydı bu. Marcouch “Ik ben een Marokkaanse Nederlander” diyor, diğeri ise; “Ik ben een Nederlandse Marokkaan” diyor.  Hangisi doğru?

Düşünmeye başladım:

‘Ik ben een Turkse Nederlander’ yani Türk-Hollandalısı veya Türkleşmiş bir Hollandalıyım deyince, sanki kökence Hollandalıyım da, sonradan Türk kültürünü almış ve Türkleşmişim gibi bir izlenim veriyor ve bunu kendime uygun görmüyorum… Düşünmeye devam ettim.

Sonra Hollanda’yı sevmediğim yıllar ve sonradan nasıl sevmeye başladığım aklıma geldi…

Bir dönem, 2005 yılında Hollandalılarla ve Hollandalı Türklerle bir anket yapmıştım. Hollanda ve Hollandalılar hakkında ne düşünüyorsunuz diye. Hollandalılara ise Türkler hakkındaki görüşlerini sormuştum. Ama her iki taraftan da güzel taraflarını anlatmalarını istemiştim.

Anketlerden birini dolduran, sevdiğim tanıdık bir karikatürcü arkadaşım hiç aklımdan çıkmayan şu cümleleri kullanmıştı:

“Biz Hollanda’yı sevmeyi unutmuşuz. Biz aslında Hollanda’yı seviyoruz, sevmeliyiz”. Ve gerçekten haklı buldum bu düşünceyi. Biz Hollanda’yı seversek, buradaki yaşamın bizim için daha güzel olacağına inanıyorum. Sadece onun için değil, sevdiğimizi de itiraf etmeliyiz diye düşünüyorum. Ve sevdiğimiz yönlerini aklımızda tutmalıyız.

Bir deyişimiz var ya hani “doğduğun yer mi doyduğun yer mi?” diye..

Herşeye rağmen  artık gönül rahatlığıyla: “Her ikisi de!” diyebiliyorum. Evet herşeye rağmen seviyorum.

Nasıl ki global olarak bilinen bir kredi krizi var, finansal kriz varsa, yine yeryüzündeki aynı insanları ilgilendiren bir kimlik krizi de olabiliyor. Ama  insanlar değişken ve dinamik varlıklar olduğundan bu değişebilir.  Bunları gözönünde bulundurarak, bazı sınırlar çekilmesi gerekiyor ve çözüm yönünde cesur adımlar atmamız gerekiyor.

Ben Türkiye’de doğdum, burada ilkokula başladım. Hollanda kültüründen de nasibimi aldım ve Hollandalılaşmış bir Türk oldum. Başta Türküm ama Avrupalı bir Türküm.

Burada yetiştiysem, bu  kaçınılmazdır ve hatta zenginlik ve güzelliktir.

Ve evet;

Ik ben een

Nederlandse Turk.

uetd-social-media-038

Nafize Şener

Hollanda’daki Türkler’in İmajı

Hollanda’daki Türkler herzaman çalışkandırlar. Bir yerde iyi bir iş sergilenmişise, “bunu Türk yapmıştır”denilir. Sosyal hizmetler fonundan almaktanziyade çalışmayı isterler. Kitap okumayı ön planda tutarlar. Profesyonel işletmecilerdir. Vakitli insanlardır ve sözlerinin eridirler. Başka bir Türk’ün başarısına sevinirler ve destek olurlar. Her zaman birlikten yanadırlar. Paylaşmayı severler. Herkesin gönlünde, bir Türk’ün işyerinde çalışmak isteği vardır.
Bulunduğu ülkenin çıkarını düşünür ve faydalı olan insandır. Vergi işleri kusursuzdur. Hem doyduğu yere faydalı olur, hem de nereden geldiğini unutmaz. Hollandalı dostları çoktur ve onlarla sıkı işbirliği yapar. Din, ırk, klas farkı gözetmez. Birini inancından dolayı veya inançsızlığından dolayı yargılamaz. Gazetelerde çalışkan Türkler’in başarıları yazar, bir işsiz Türk bulamazsınız. Herkes ya okuyordur, ya çalışıyordur Hollanda’da. Ailede ve iş dünyasında huzur ve güzellik, birlik ve beraberlik vardır.
Biz çalışkanız, büyüklerimizi sayarız, küçüklerimizi severiz, hedefimiz; çalışıp insanlığa faydalı olmaktır, bunun için her zaman hedefe doğru yürürüz!
Nasıl bu görüntü, bu imaj? Size doğruyu yansıttı mı?.. Ne düşündünüz Allah aşkına?
Ama gerçekçi olursak o kadar da güllük gülistanlık değil.
Dört büyük şehirde, Amsterdam, Den Haag, Utrecht ve Rotterdam’da işsizlik Hollandalılar’da yüzde beş iken, Hollandalı gençlerde yüzde sekiz. Ama Türk, Faslı, Sürinam ve Antilyanlar’da yüzde yirmi iki ve otuzdur. Aile içi geçimsizlikler vardır. Bazı gençler Türkçe’yi unutmuş ve burda doğmalarına rağmen Hollandacaları da yetersizdir. Okulu erken terkedenlerin (schoolverlaters) arasında Türkler de vardır. Bireysellik, bastırılmış duygular, yaşlılarda yalnızlık, çaresizlik ve bazılarında iki kültür arasında kalmış şizofrenlik vardır.
Hollanda gazetelerinde ‘allochtoon’lar hakkında yazılanlar ve bunun için de Hollandalı-Türklerin de düşünülmesi imajımıza pozitif katkıda bulunmamaktadır. Hollanda’daki Çinliler’in işsizlik oranından hiç bahsedilmiyor gazetelerde. Neden acaba?!
İdeal bir senaryoya ulaşmak için, imajımızı yenilemek için nereden başlayabiliriz? Neye odaklanabiliriz sizce? Bir kere annemiz babamız neden Hollanda’ya gelmişler? Genelde çalışmak ve okumak için değil mi?
Hollanda’da yaklaşık 400.000 Türk var ve 18.000 ile 20.000 arası işletmeci. “Kreatif” insanlarız. Bazen zor şartlar altında bile olsa işletmecilerin başarıya doğru yükselmesi bunun bir göstergesi. Çalışabilen insanlarız. Çalışmayı, paylaşmayı ve sosyal olmayı Türkler’in gücü olarak biliyorum. Biz Hollandalı-Türkler olarak tanınıyor isek de, ailemizin ve Türkiye Devleti’nin de elçileriyiz. Herşeye rağmen bulunduğumuz ülkenin ve geldiğimiz ülkenin de çıkarlarını düşünerek, imajımızı da düzeltmeliyiz.
Hollanda’nın güzel taraflarını alalım derken bireyselliklerini (individualisering) almayalım. Hatta daha çok onları da paylaşmaya davet edelim.
En azından kendi çevremizdeki iş arayanlara ve gençlere staj verebiliriz. Bizim okumayan gencimiz ve işsiz olan insanımız kalmamalı. Şimdi çalışmayan, okumayan, ilerleyemeyen bir insan varsa, bu konuda işletmecilerle ve diğer kurumlarla birlikte bu konuda birlik olamaz mıyız?
Türkiye’yi bilmeyen Hollandalı veya Avrupalı, Türkiye’yi buradaki Türkler’den ibaret zannediyor. Avrupa’daki Türkler’in imajının olumlu olması, Türkiye’nin Avrupa ilişkilerine de katkısı olacaktır. Bunun için üzerimizde bir sorumluluk görüyorum.

uetd-social-media-038

Nafıze Şener

 Kurban oğlu Kurban

İnsanın başına ne geliyorsa kendi bilerek veya bilmeyerek verdiği kararlardan dolayı geliyor. Şu anda ne durumdaysa bunun sebepleri vardır ve insan kendinde aramalıdır. Kimseye şikâyet etmeye veya kendinden başka suçlu aramaya gerek yok. Başkasını kendi durumundan dolayı suçlu görmen senin bulunduğun durumu değiştirmez. Başkasını suçlu buluyorsan onun senin durumunu değiştirmesini beklemen gerekecektir, yani hayatından başkasını sorumlu tutuyorsun, o halde bekleyeceksin, bekleyeceksin ve sonuçta hiçbir şey değişmeyecek.

Evet, belki ırkçılar vardır bu ülkede, işvermeyenler vardır, hatta seni sevmeyen veya nefret eden bile vardır… Var oğlu vardır…100 ilana başvurmuşsundur ve hepsi de seni geri çevirmiştir. Kapıdan girerken bile bunlar beni istemiyor diye düşünerek oturuyorsundur sandalyeye… Kimse sana olumlu davranmıyordur.
Bizi istemiyorlar, ayrımcılık yapıyorlar dersin ve belki de yapıyorlardır. Depresyona girersin. Ve karamsarlık gırla gider. Tuh… Allah K…dersin! Başlarsın “Batsın bu dünya… Bitsin bu rrrüya… yaziklaaarrr olsun’dan tut… “feleeek ve kader vurdu bizi” şarkılarına.

Ama böyle durumunu değiştiremezsin. Çünkü mağdur olmuşsun, kurban rolündesin; Ve bundan sonra battı balık yan gider. Hükümete, politikaya, millete, sisteme, eşine, çoluğuna çocuğuna, tanıdığına tanımadığına şikâyet etmeye başlarsın. Kurban olduğun için, derini yüzerler, yerden yere vururlar, sürünürsün ve suçlu, sen hariç herkestir. Bu arada kendini değiştirmeyi unutursun.

Belki öğrenmen gereken şeyler vardır, örneğin iş ararken kendini profile etmeyi bilmiyorsundur. Bitkin ve hüzünlü görünüyorsundur ve onun için işe alınmıyorsundur. Her şeyin bir sebebi olduğu için, şikâyeti bırak, başla analiz yapmaya ve asıl durumunun sebebini bul! Analizden sonra “ben ne yaptım ve ne yapabilirim” dersen, herkes değişir birden. Zaten o zaman şikâyet etme, karamsar olma, negatif düşünmek için zamanımız olmaz ve hedeflerimize doğru yürürüz.
Konfiçyüs’un bir sözü var “karanlığa küfür edeceğine bir mum da sen yak”. Şikâyet etmeyi bırak bir
şey ortaya koy!

Çünkü insan iyisiyle de kötüsüyle de kendi hayatından sorumludur. Kurban rolünü aldığında, yani etkilenen taraf olduğunda sen sorumluluğunu ve gücünü ele veriyorsun demektir. Baştan güçsüz taraf ve yenilgiyi kabul ediyorsun demektir, sanki senin bu dünyada bir etkin olamazmış gibi? Sen bunların kurbanı mı olmak istersin? Yani bunların etkisi altında mı kalmak istersin? Yoksa ETKİLEYEN insan, değiştiren kişi mi olmak istersin, pes etmeksizin? Param olsaydı, şunum olsaydı, bunum olsaydı, eşim olsaydı veya olmasaydı yapacağımı biliyorum demeyi doğru bulmuyorum. Koşullardan yola çıkarak değil, rüyadan yola çıkarak koşullar üretebiliriz.
Ben bunu yapacağım ve gerisi gelecek diye düşünebiliriz. Rüyalarımızı gerçek olabileceğine inanıyorum. İstediğimiz her şeye kavuşabileceğimize de. Pozitif düşüncenin başarıya götürdüğünü bilelim. Her istediğimizi başarabiliriz, inanıyor ve güveniyorum. Çünkü rüyalar gerçek olmak içindir.

Bir başka söz Konfiçyüs’den:
“Kies een baan waarvan je houdt en je zult nooit in je leven meer een dag hoeven te werken”.
Tercümesi: Sevdiğin işi seçersen hiç bir zaman çalışmana gerek kalmayacak (Konfiçyüs).

Bir de eskilerden:
“Ne ekersen onu biçersin”.

Hep beraber zor da olsa başarıya doğru yürümenin sorumluluğunu kendimizde tutalım kurban rolünden çıkıp hayatımızın kahramanı olalım.

uetd-social-media-038

Nafize Şener

 İnşallah

Hollanda’da 400.000 Türk var demiştik daha önce, ama aralarında bir birlikten bahsedebilir miyiz? Süleymancı, Nurcu, Atatürkçü, Milliyetçi, Diyanetçi, Sağcı, Solcu, futbolcu. 400.000 bin Türk çokmuş gibi, bir de aramızda bölünmüş durumdayız ve ‘ben senden üstünüm’ sendromu sergileniyor. Birlik olma durumundan birbirimizi sınıflandırarak çıkıyoruz. Sonra da hepimiz, ‘birlik yok’ diyoruz.
Bir gün bir iş için telefon görüşmesi yapıyorum. ‘Saat dört iyi mi?’ diyor. İyidir efendim, saat 16da orada olurum INŞALLAH!’ diyorum.
Ben sizi modern biri zannediyordum, 16da gelecek misiniz gelmeyecek misiniz şimdi?”. İnşallah ile maşallah ile olmaz dedi.
Modernliğin inşallah deyip dememeyle ne alakası var? Demek istediğim, Allah izin verirse, benim elimde olmayan sebeplerden dolayı, mesela deprem olmaz ise, Hollanda’yı su basmaz ise, ayağımı bacağımı kırmaz isem, muhakkak gelirim idi. Sizin inşallah kelimesiyle ne gibi bir alıp veremediğiniz var acaba?” meyanında konuşmamızı sürdürmüştük.
Uzaktan tanıdığım bir arkadaşı işbaşvuruları için bir kaç yere yollamıştım. Başvurduğu yerlerden birinde başörtülü bir bayan varmış, yardımcı olmak istemiş. Daha sonra o arkadaş beni aradı: ‘Ben Atatürkçüyüm, bir daha beni başörtülü birinin yanına iş bulmak için yollama!’ dedi. Çok şaşırmıştım.
Geçenlerde e-mail üzerinden bir yazı gözüme ilişti. Başbakanın eşi niye başörtü takıyormuş; çünkü böylece Avrupa dünyası Türk bayanların hepsini başörtülü zannedecekmiş, bu yanlış bir yansıtmaymış…Türk bayanlarının temsili böyle mi olurmuş, derhal çıkarılması lazımmış!
Peki hepimiz hürüz de başbakanın eşimi hür değil? Demokrasi ona geçerli değil mi? Her zaman başörtü takmış bir insan, başbakan eşi olunca çıkarsın mı? Başörtüsüz olsaydı, o zaman da başörtülüler bizi niye temsil etmiyorsunuz mu diyeceklerdi?
Birlik için önce aramızdaki ayrımcılığa son vermeliyiz.
Hollanda’daki ‘Artikel 1’ de şöyle yazıyor: Allen die zich in Nederland bevinden worden in gelijke gevallen gelijk behandeld, discriminatie wegens godsdienst, levensovertuiging, politieke gezindheid, ras geslacht of op welke grond dan ook, is niet toegestaan. Yani ayrımcılık yasaktır! Sadece Hollanda değil, tüm dünyada bu geçerli.
Hollandalılar hakkında: ‘ze moeten ons welkom heten’ derken, aramizda da ‘welkom’ demeliyiz. Şu anda Faslı kökenlilere medya da yapılan doğru yanlış olumsuz sözler Faslılara değil, insanlığa yapılan bir durumdur. Biz birlik olmaz isek, bugün Faslılar, yarin başka bir grup ugrayacak hakarete.
Birbirimizden ne kadar farklı olursak olalım, farklı olduğumuzu bir zenginlik olarak görmeyi, ortak yönlerimizi ısrarla bularak birlik olmayı diliyorum.

Hepimize maşallah!

uetd-social-media-038

Nafize Şener

Mavi mavi masmavi

The Netherlands is  masmavi, bir gördüm ŞOK OLDUM bu Hollanda kimlerin y(g)ari?

Hollanda mavi (VVD) ve açık mavi (PVV) rengini aldı. Fotoğrafı çekilince kanıtlandı. PVDA ise koalisyon için durmadan, önce PVV ile göruşülsün diye tutturuyor.  Ne umuyor acaba?

Jan Marijnissen (SP): ‘ PVV’nin liste başını çeken hakkında,  ‘Kuzu kıyafetindeki kurt’’, diye adlandırırken,  diğerleri PVV’nin arkasında cok kişi var diye onunla  ciddi ciddi masaya oturuyor.  Zamanında Hitler’in peşinden de çok insan yürüdü, aralarında aklı selim zannedilen takım elbiseli insanlar’da vardı. Almanlar sonradan,  ‘’Biz bilmiyorduk böyle olacağını’’ demişlerdi.

Bir başka ses  ise  PVV’ ye bir şans verilsin, ispat etsin yapamayacağını diyor. Şimdi başa çıkartırılmaz ise kitlesi ilerde daha çok büyürmüş.

Hadi bir göstersin derken, yolunu açmış olmayalım?. Bu esnada parti programında her durumda kimlik sorulmasını isteyen, yabancı kökenli gençler hakkında TV’de, radyoda, gazetede ileri geri anti-sosyal söylemlerde bulunanin görüşleri diğer gençlerimizin kendilerine bakış açısını ters yönde etkilemiyecek mi? Büyüme çağında olanlara nasıl bir  damga vuracak? Şans verelim diye  tutup başımızın üstüne mi koyalım, göz göre göre din ayrımı yapan bir insanı? Kurt olan kuzunun oyununa mı gelelim? Sonradan da, ‘Bu kadar ileri gideceğini bilmiyorduk  eyvah’ mı diyelim.

Tum küçük partiler PVDA’ ya oy kullansaydı, PVDA kazanırdı diye bir düşünce var  bazı insanlarda.

Yeni partilerin tüm oyları (50 bin) PvDA’ya gitseydi bile gene yarış  bire bir olurdu. Üstelik sağda olan Rita Verdonk’un oy kitlesi de 50 bindi ve dengeyi saglardı. Yine görüntü aşağı yukarı aynı olacaktı.  Yani PVDA’ nin  bir veya iki oy kazanması ile şimdiki manzara değişmeyecekti. PVDA kazansaydı ,  ilk olarak o da  PVV ile konuşacaktı. Sebep olarak ta 15 sandalye kazandıkları öne sürülerek, demokrasi bu denilecekti.  İstediğiniz kadar stratejik oy kullanın manzara bu olacaktı!

Hollanda’ da  12 milyon seçmen var ise, oyların, kaba hesap, 2 milyon’u VVD ‘ye, ondan biraz azı ise  PVDA’ya gitmiş. CDA 1.3 milyon , PVV  ise 1.5 milyon oy almış. D’66 ve Groen Links  beraber 1,3.  SP’ye ise 1 milyon’dan biraz az gitmiş. Diğerlerinin  tamamına yarım milyon,  Rita Verdonk ise 50 bin ve yeni  partilerin hepsi beraber 50 bin oy almis.

17 milyon kişi var ise, 9.5 milyon civarı insan oy kullanmış. Bu seçme hakkı olanların %75’idir.  Geri kalan 2,5 milyon  hakkını kullanmamış.  Kalan 4 milyon insan ise henüz  degişik sebeplerden dolayı seçme hakkı yok.

Şu anda koalisyon imkanları görüşülüyor ve  seçenekler şunlar:

VVD, PVV, CDA birlikte,

VVD, PVDA, groen links, D’66,  veya

VVD, PVDA, CDA ile.

Söylentilere göre bu koalisyon uzun sürmeyecek ve gene erken seçim olacağı tahmin ediliyor.

Her şeye rağmen durumu bir de pozitif olarak değerlendirmek istersek,  bu her zaman mümkündür.   1,5 milyon PVV’ ye oyunu verdiyse,  10 milyon insan PVV’ yi  tercih etmemiş. Gelecek seçimlerde diğer potansiyellerle beraber  ulaşılması gereken , işlenilmesi gereken kitle de budur.

Bir aksiyona karşı tepki  vermek yerine, biraz  ileri gidip, aksiyon için insiyatif alalım.  Futbol terimiyle, savunmadan cikip, atak futbol oynayalım.

Her zamanki gibi düşünürsek, her zamanki gibi sonuç alırız. Yeni düşüncelere bir şans verelim. Başkalarından ziyade, kendimizi dinleyelim,  sağlıklı düşünebileceğimize inanalım.

Önümüzdeki dönem Hollanda’nın resmini yeniden çizeceğiz. Ayrımcılık yapan lider konumundakilere bırakmayız meydanı.

Sadece seçim esnasında değil ve sadece politikacılardan veya hükümetten medet umma yerine, sorumluluğu hep beraber ve şimdiden alacağız.

Politika biziz, Hollanda biziz!

uetd-social-media-038

Nafize Şener

Aşk-I Memnu’niyetsiz

İkisi de çok güzel ve genç, biri erkek ötekisi ise kadın. Boğaz’a karşı bir villada yaşıyorlar ve her zaman beraberler. Dehşet gösterişli arabalar kapıların önünde, bahçe ise, romantik anları bekleyen bir yuva adeta.
Bu güzel ve yakışıklıların çalışmaları gerekmiyor. Para onlara veriliyor, yani ekmek elden su gölden misali. Bu kadar nimetin karşılığında bir sorumlulukları da yok.
Çalışan biri varsa, o da aynı evi paylaşan evdeki erkek güzelinin boyca yarısı gelen, ama yaşça da iki misli olan tipik bir ‘amca’. Kadın güzelinin kocası ve erkeğin de öz amcası oluyor.
Yorulan sadece ‘amca’ fakat nedense en fazla kazıklanan da o oluyor:
Amca eve az geliyor. İki güzel evde çoğu zaman yalnızlar. Evdeki diğer fertlerle beraber, herkes kalkar kalkmaz güzel, kısa ve dar elbiselerini giyiyorlar, 2010 moda sergisinde olduğu gibi tüm meşgaleleri bir sağa bir sola, bir o yana bir bu yana yürüyüş yapmaktan ibaret. Tahrikin en üst düzeyde olabileceği bir hava dağılıyor etrafa. Evdeki diğer horanta ile usandıklarından problem arar gibi bir halleri var. ‘Bu hayat böyle rahat olamaz, gelin bir sıkıntı çıkaralım’ dermiş gibi.
Amca işteyken, şu oda senin bu oda benim, koridorda, mutfakta, banyoda, salonda, çatı katında döne, döne, transa girenler gibi, korkulan başa geliyor. Amcanın güzel eşi ve yakışıklı yeğen aşık olup aşk yaşıyorlar ve aradan günler aylar geçiyor.
Hangi dizi hakkında bahis edildiğini tahmin etmişinizdir, Aşk-ı Memnu. Söylentilere göre, abartma dahil, final gecesini 70 milyon Türkiye’dekilerin ve artı enternasyonal yayına bağlı olan vatandaşların seyrettiği bir dizi.
Final gecesinde iki güzelin, sahteliği, gizlice yaptıkları aşk ortaya çıkıyor, herkes şaşkınlık içinde. Nasıl gelişti, nasıl oldu?
Amca dersen hayretler içinde, yeğenine aklına geleni söylüyor: ‘Sen nasıl benim arkamdan eşime bakarsın, ben seni yeğen bilirdim, yedirdim, giydirdim. Bu muydu karşılığı?’ diye. Derken, güzel kadın çaresizlikten göz önünde, kendini vuruyor, yere düşüyor. Yeğen de onunla, yerin dibine giriyor. Gerisi bildiğimiz hıçkırıklı ve hüngürüklü sahneler.
‘Başka ne olabilirdi amca’cığım, bunlar kaç aydır beraberler, sizde yoksunuz, kız ve erkek her an kıvamında, sürekli aynı mekanda nefes alıp veriyorlar. Ortam güzel. Üstelik ev ve maaşlarını da temin ediyorsunuz.
O yeğen dediğiniz kişiyi eve alırken düşünecektiniz. Siz bırakın işinizi sağlama almayı, kızı doğrudan kazığın eline veriyorsunuz, ondan sonra aah vah. Ateş ile barut yan yana, o zamanları da patlıyordu, şimdi de patlar. Bu değişmeyen bir doğa kanunu. Güzelim kızı da öldürdünüz. Asıl siz kimi kandırıyorsunuz, kendinizi mi?’ demek geldi içimden mağdur gösterilen amcaya.
Genel olarak dünyada bir ahlak çöküntüsü yaşanıyor. Kim kime dum duma. Evlilikler, ilişkiler ve getirdiği ağrılar sızılar. Aldatan kural tanımıyor. Aldatılan ise hislerini, doğru bildiklerini ve gördüklerini içine gömüyor. İkisi birbirini ayakta tutuyor. Aşk bitince ilişki de bitiyor, uzun soluğa kimse gelmiyor. Ya evlilik, ya aşk yaşanıyor. İkisi bir olmaz mı acaba?
Aşk güzel zira, gizli olunca ‘Ya Ölüm Ya Zulüm’ getirmekte. Bu ibret olarak aleme verilen bir ders sanki. Aşık olmak suç olmamalı ama insan, aşkı gizlilikten kurtarmalı. Aşkı hayatına göre değil; hayatını aşkına göre kurmalı.
Yine de siz siz olun, sevdiğinizle ilgilenin, Behlül kaçtı, etrafınızı kollayın.
Aşk-ınızla memnun kalmanız dileğiyle…

uetd-social-media-038

Nafize Şener

Rakamların gücü

İnsan psikolojisi araştırmasında da, insanlarda görebildiğimiz taraf sadece yüzde 10’udur diye söyleniyor. Biz yargımızı yüzde onun üzerinden yaparsak,  yüzde 90’lık tarafını görmemiş oluruz. Üstelik değerler, inançlar ve görüşler de burada saklıdır.

Mrs. Virginia Valian, ’Why so slow’ (‘Neden bu kadar yavaş’)  adlı kitabında kendi araştırmasını ele almış. Cinsiyet, irk, yaş, değer ve düşünceler bakımından rakam olarak azınlıkta olmanın sonuçlarını anlatmış ve işyerlerinde neden yavaş yükseldiklerini anlatmış. Örneğin bir işyerinde yönetim kurulunda dokuz’u erkek ve bir’i bayan olunca, yani bayan olarak azınlıktaysan,  Mrs. Virginia’nın dediğine göre bu durumda bayan’ın yaptığı hareketler diğer erkeklerin hareketlerine göre daha negatif algılanıyormuş. O atmosferin kültürünü rakam olarak çoğunlukta olan belirliyormuş. Aynı şekilde ırk olarak azınlıktaysanız yine rakam’ın gücü cereyan ediyor, söyledikleriniz daha az ciddi’ye alınıyor ve ‘çölde bir çağrı’ misali oluyormuşsunuz.
Açıklamaya devam ediyor. Eğer azınlık miktarı yüzde 20 ise, yine azınlıkta olanın hareketleri negatif algılanıyor. Dönüm noktası ise yüzde 30 oluyor. Bu yüzdelikte azınlıkta olmanızın zararları sıfır’a kadar iniyor. Bu yüzden cinsiyet ve örneğin ırk olarak azınlıkta olanlar bir şirkette çok ama çok yavaş ilerliyorlar dolayısıyla yükselemiyorlarmış.
Parlamento’da Hollanda kökenli olmayan yüzde 3 bilemedin yüzde 10 ediyor.  Mrs Virginia’yı iyi anladıysak, araştırmaya göre bu kitlenin ciddiye alınması için parlamentonun yüzde 30 u çok çeşitli kültürden oluşması gerekiyor.
Böylece ırk olarak azınlıkta olanların sesleri neden duyulmuyor veya inançları savunulmuyor açıklanmış oluyor.
Yani işyerlerinde, politikada, belediyelerde mevcut olan dominant kültürle birlikte aynı hızda yükselmeniz ve bir görünen güç olmak için çok çeşitli kültürlerin ve bayanların rakam olarak çoğalması gerekiyor.
Karlı bir manzarada, kar tanesi gibi kalmak istenilmiyorsa, çoğalmalıyız. Biz rakam’ı çoğaltmaz isek, Rakam’ın gücü bizim yerimizi belirliyor zaten.
“Evleniniz, çoğalınız; çünkü ben Kıyamet gününde sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar edeceğim”(Hadis-i Şerif).
Hadis-i şerif’teki arz edilen hedef güzel, her birimizin birçok çocuk yaptığı takdirde aynı zamanda mükemmel yetiştirdiğimizde bir hayli yol alabiliriz ama maalesef hepimizin elinde olmayan şeyler bunlar.  Başka nasıl çoğalabiliriz.
Kadın, erkek, yaşlı, genç, Hollandalı kökenli dahil, değişik kültürlerden insanlarla diyalog içinde olup, saygıyla çeşitli kültürlülük konusunda farklı olduğumuzu ve olanları kabullenip bu konuda birlik olabiliriz. Dış görünüşe değil, insanın iç dünyasını araştırarak bir bağlantı kurmaya çalışabiliriz. Dominant kültür çeşitli kültürleri yadırgayabilir ama biz aynı hatayı yapmamalıyız. Dışlamak genelde cinsiyet, ırk ve yaş üzeri yapılıyor ama dış görünüş aldatıcıdır.
Yukarıdaki buzdağına bakınız. Buzdağının su üstündeki ve aynı zamanda görünen tarafı toplam hacminin sadece yüzde 10’udur. Buzdağının yüzde 90’ı ise suyun altındadır. İnsan psikolojisi araştırmasında da, insanlarda görebildiğimiz taraf sadece yüzde 10’udur diye söyleniyor. Biz yargımızı yüzde onun üzerinden yaparsak,  yüzde 90’lık tarafını görmemiş oluruz. Üstelik değerler, inançlar ve görüşler de burada saklıdır. Titanic gemisi de görünmeyen buzdağına çarpıp batmıştı.

uetd-social-media-038

Nafize Şener

Tutsana elimi, Allah’ın belası’

‘Kızım tut elimi, sakar sakar dolanma, gel buraya, polis şimdi seni arabasına atacak gel kız kör olasıca.
‘Gelsene kızzzzım , Allah’ın belası, tut elimi, gitme, dur araba geliyo, bekle, yürü, gel, bi eve varalım geberteceğim seni, babana da diyeceğim’ der ve bir de bunlar yetmiyormuş gibi 5 yaşındaki çocuğun kafasına vurur.’
Yandan tokalar tutturmuş küçük sevimli ve çok meraklı kız deli danalar gibi sokakta nereye saldıracağına bilemez. Sanki yedi gündür eve kilitlenmiş ve birden salıvermişler gibi.
Bu ikilinin yanından Amsterdam West’te yürürken hatasını göstermek için kadının kolundan tutup. ‘Nasıl davranıyorsun çocuğa, birde ben senin kafana vurayım mi’’, demek geliyor içimden. Ama bunun da doğru olmadığını düşünüyorum.
‘Türk kitapçılarında binlerce güzel eğitim kitabı var, gel beraber bakalım, ben sana bir kitap alayım’ demek istiyorum, fakat onu da diyemiyorum, çünkü yoldan gecen bir insanım. Bana dönüp demez mi ‘Sana ne Allah’ın belası’ diye…
Beni kendimce cesur ve adaletli bir hamle yapma arzumdan hem bir kere demekle ne değişecek düşüncesi alıkoyuyor.
Elinde sigara olan babanın oğluna nasihat ettiğine hiç şahit oldunuz mu? ‘Oğlum bu çok zararlı bir maddedir, hiç başlama, başlarsan da bacaklarını kırarım’ diye? Çocuk seni görüyor, nasihata ne gerek.
Bir gün fakir bir ailenin baba Ferdi çocuğunu alır hoca ya götürür. ‘’Hocam, oğlum çok bal yiyor ve seviyor. Biz yetiştiremiyoruz bal almaya. Bizi dinlemiyor. Siz lütfen oğluma bal yeme deyin, belki sizi dinler diye. Hoca: ‘ Şimdi diyemem 7 gün sonra gelin der. Baba anlamaz ama yinede çocuğunu alıp gider. 7 gün sonra çocuğunu alır ve aynı hocaya gider. Hoca: ‘oğlum bal yeme artık der’. Babası merak eder neden bu sözleri ilk geldiğimizde demedin diye. Hoca: ‘Bende balı çok severim, önce denedim ben balsız durabiliyor muyum diye..demiş.
Kendi cesareti olmayan bir anne, baba, kendini çocukta görüyor ve ona PISIRIK, KORKAK, BECERIKSIZ, senden adam olmaz diyor, aslında aynaya bakıyor, yani KENDINE ama haberi yok.
Çocuğa bağıralım, vuralım, sözümüzde durmayalım, dürüst davranmayalım. Ama çocuktan bağırmamayı ve saygılı olmayı bekleyelim. Nereden öğrenecek saygılı olmayı? Çocuktan yoksa doğuştan alim olmasını mı bekliyoruz?
Çocuk bu küçümsemeleri, güvensizliği duya duya sonuçta öyle de oluyor. Ve kocaman bir çocuk olup evlenince o da çocuklarına aynı CD’den çalıyor.
Hollanda’daki çoğu Türk gençleri içine kapanıkmış, pasifmiş, korkakmış, agresifmiş, sağlık sorunları varmış, psikolojik rahatsızlıkları varmış. Türk gençliği kendi kendine mi bu hale geldi.
Vurdumduymaz, duygusuz, içine kapanık bir çocuk, gördüğümüzde onun anne ve babasına bakalım. Eğer anne baba ince kalpli ve duygulu ise o zaman diyebiliriz bu çocukta bir şey var araştıralım diye. Ama cevaplar için önce kendimize bakarsak ve kendimizi eğitirsek daha çabuk çözümler bulabileceğimize inanıyorum, çünkü çocuklar bize bizi anlatıyor.
’Başarılı ve mutlu çocukları, ancak başarılı ve mutlu aileler yetiştirebilir’’. Kendisini eğitmemiş insan başkasını da eğitemez.
Pasif, agresif, vurdum duymaz duygusuz çocuklar yetiştirmek istemiyorsak, kendimizi yetiştirelim. çünkü: çocuklarımızı yetiştirme konusundaki başarımız, kendimizi yetiştirmedeki basarımızla doğru orantılı olacaktır
Bu ve bunun gibi söz ve örnekleri “Kendimizi ve çocuklarımızı nasıl yetiştirelim?” kitabini yazan Ahmet Avcı’dan detaylarını okuyabilirsiniz..
Çocuklarınızı yetirtirken aynı zamanda onlarla zevk almanız dileğiyle…